Yabancının evi

Haus der Fremde_wsb_400x398_H.d-Fremde

Yabancının evi

Bizim ruhsal yolculuğumuz yabancının evinde başlıyor. Küçük oğul Baba’nın evini terk edip uzak bir ülkeye gidiyor: ‘Yabancının evi’. Yabancının evi şehrin bir bölgesidir. Modern şehirlerde neon ışıklarının yansıdığı bina cepheleri kazanan insanların hikâyeleri ve kaybeden insanların başarısızlıklarını ardında gizler. Turuncu-kırmızı gökyüzü, ödlekleri tehditkâr bir biçimde etkilerken, riziko üstlenmeye hazır olanlara ise şanslarını denemeleri için göz kırpmaktadır. 

“Ve uzak bir ülkeye göç etti.” 

Hepimiz yabancının evinde doğduk. Biz onu üzerinde yaşadığımız dünya, yeryüzü ya da mavi gezegen olarak adlandırıyoruz. Bu ev cennetin dışında, karşısında bulunmaktadır.

Hepimiz yabancının evinde yaşıyoruz. Asıl evimiz Tanrının yanındadır. Ancak bizler asıl geldiğimiz bu yeri unuttuk. O kadar geride kaldı ki artık hatırlayamıyoruz.

Genç çocuğun dünya seyahati ile ilgili zihninde bir resim var. O, güney denizine gitmek, orada tam kendi isteği doğrultusunda lüks bir yaşama başlamak için yanıp tutuşmaktadır.

Bu Babaevinin dışında geçen bir yaşam biçimini göstermektedir. Belki de küçük oğul Âdem ile Havva’nın duyduğu o baştan çıkarıcı sesi duydu; şöyle demişti: İyisimi sen babanı dinleme. Gerçek hayat elinizden kayıp gidiyor. ‘Ve bu sese kulak verdiler.’ Tabiidir ki bunun sonuçları malumdu: Küçük çocuk babaevini, insanlık da cenneti terk etti. Kaybedilen cennetin önünde ellerinde her tarafa dönen ateşli kılıçlarla duran Keruvlar (melekler) geriye dönüş yolunu kapatmışlardır. Bu dünyadaki bütün hayatımız, ilişkilerimiz, sevgimiz, işlerimiz kısacası her şeyimiz cennetin dışında başlamakta ve bu nedenle Tanrı’ya yabancılaşmanın izlerini taşımaktadır.

Çünkü o kadar uzun süredir Yabancının evinde oturuyoruz ki, gerçekte bir babaevinin var olduğunu bile unuttuk. İnsanlık bir tür ruhsal evsizlik ile karşı karşıya bulunuyor. Sonsuzluk içinde konutsuz kalmış görünümündedir.

Nerede doğdunuz? Hayır, bununla gerçekten doğduğunuz Hamburg, Bamberg ya da Michelstadt gibi yerleşim birimlerini demek istemedim. Demek istiyorum ki nasıl bir ailede dünyaya geldiniz? Büyüdüğünüz evde ağırlıklı olarak sevgi mi etkindi yoksa nefret mi, ilişkilerde yakın mı yoksa daha ziyade mesafelimi davranılıyordu, evde sevgi ve esenlik mi yoksa amaçsızlık ve boşluk duyguları mı egemendi, kabul gördüğünüz bir ev miydi yoksa kendinizi o evde lüzumsuz mu hissediyordunuz, bir barış evimiydi yoksa kaba kuvvetin kullanıldığı bir ev mi, bir ölüm evi mi yoksa bir yaşam evi miydi? Hangi tür evde dünyaya geldiniz? Çocukluğunuzun geçtiği evle ilgili ne gibi hatıralarınız var? Hatıraların durumuna göre kişi babaevini severek, isteyerek ziyaret etmek ister ya da istemez. ‘Baba’ ya da ‘Anne’ sözcükleri bizim için ne ifade etmektedirler? Bugün Baba hakkında konuşacağız.

Teoloji kongresine katılan bir arkadaşım bana şunu anlattı. Konuşmacı konuyu anlattığı esnada birdenbire dinleyicilere çok özel bir soru yöneltti: ‘İçinizden kim tam olarak babasından duymadı ki, o, onu seviyor? Kim hiçbir zaman duymadı: ‘Seni seviyorum, oğlum, kızım, çocuğum’? Bu kişi lütfen el kaldırsın.’

Bana sonra bu soruya nasıl reaksiyon gösterdiğini anlattı:’ Birdenbire sağ elimin havaya kalkmış olduğunu gördüm. Bunu fark ettiğimde aceleyle tekrar elimi aşağıya çektim. Aynı anda ağlamaya başladım. Kalbimin derinliklerinden gelen büyük bir acı bütün bedenimi sardı. Bu bir barajın bentlerinin yıkılması gibiydi. Ağlıyordum, çünkü bu iki kelime ile ilgili babamın ağzından çıkan ‘seni seviyorum’ sözlerini duyduğumu hatırlamıyordum.’

Kutsal Kitap, her insanın az ya da çok Baba Tanrı’ya gizli bir özlemi olduğunu söyler. Bu özlem Yaratıcının yarattıklarına verdiği bir tür tanrısal Kod’dur. O istiyor ki insanlar kendileri sezmeden daha önce Tanrı tarafından sevildiklerini duysunlar. Güney denizine duyulan özlem ile yarattıkların yaratıcılarına duydukları özlem eşanlamlıdır.